 SEYİR DEFTERİ Aylarca süren çileli bir yolculuğun ardından, varılmıştı artık o ütopik şehrin sahillerine… Bu hayalî şehrin haritasını, kaptan tayfalara gösterdiği zaman birkaç tayfa bu şehrin bulunamayacağını oraya ulaşmanın imkânsız hatta hayalden öte olmadığını dile getirip bu yolculuğa karşı çıkmışlardı… Diğer tayfalar ise bu haritanın, nasıl birden bire kaptanın eline geçtiğini sormuş, Kaptan, bu haritanın kendisine nasıl ulaştığını anlatmıştı tayfalara… Hemen hazırlıklar yapılmış, ütopik şehrin rotasına açılmıştı yelkenler… Yolculuk esnasında fırtınalara yakalanmışlar, kimi tayfalar isyan etmiş, isyan büyümeden bastırılmış ve isyancı tayfalar öldürülmüştü… Gemide su kıtlığı başladığındaysa deniz suyunu arıtıp içmek sorunda kaldıklarından, karınları günlerce ağrımış, kimi tayfalar, kaptandan habersiz hediyelik elma sandıklarına dadanmış ve elmaların yarısını tüketmişlerdi. Subaylar, kaptana bu haberi verdiklerinde, kaptan; derhal bu kişilerin denize atılmasını emretmişti… Hiçte iyi geçmeyen bu uzun yolculuk, ağustos ayının ilk haftası hayalî şehrin sahiline varıldığında son buldu… Nihayet! Uzun zamandır varılmak istenen rotaya varılmıştı… Mürettebat yorgundu, gemi fırtınalardan, kış gecelerinden, dalgalardan kurtulmuş ve şimdi ütopik şehrin sahilinde, öğle sıcağının altında demir atmış beklemekteydi… Mürettebat, şehrin kıyılarına ayak basmayı ve tatlı sulardan içtikten sonra da, Ayyüzlü prensesin dizleri dibinde uyumak istediklerini söylediler kaptana. Kaptan bu hoş fikrin gerçekleşmesi için dua ettiğini ancak henüz şehrin kendilerini davet etmediğini biraz bekleyip davet edildikten sonra gemiyi terk edebileceklerini söyledi… Adet böyle değilmiydi! Mürettebat, tüm düşlerinin böyle saçma bir âdete takılmasından rahatsız olduysalar da ses çıkarmadılar… Onca zaman geçmişti, bu davet bekleyişi neydi ki, en fazla birkaç saat sürer. Sonra, Ayyüzlü prenses sahile gelecek ve kendilerini şehre davet edecekti. Tayfalar, ütopyasını bozdukları şehirde geçirecekleri günlerin düşlerine daldılar… Kaptan, şimdi olması gerekenin bir davet beklemek olduğunu söylediğinden beri gözünü şehrin sahiline dikmiş inceliyordu. Bu arada şehirden gelen hoş serin bir elma kokusu vardı ve bunu solumak kaptana güç veriyordu… Tayfalar, kaptanla konuşmaktan çekindiklerinden, aralarındaki en yaşlı tayfayı kaptanla konuşması için ikna etmeyi başardılar. Yaşlı tayfa, kaptana gece yarısı olduğunu ve bu davetin hala gelmediğini, tüm tayfaların değil de en azından bir tanesinin ulak görevi ile şehre gönderilmesini önerdi. Şehrin, kendilerinin varlığından haberdar olmayacağı ihtimalinin de azımsanmayacak kadar güçlü bir ihtimal, şehrin belki bu geminin bir korsan gemisi olduğunu sanma ihtimalinden de bahsetti… Kaptan, yaşlı tayfaya, şehrin yüksek bir tepesinde kendilerine doğru yanıp yanıp sönen ışığı gösterdi ve ona bu ışığın karanlık bastıktan sonra aynı ritimde tekrar ettiğini ama bunun beklediği işaret olmadığını, söyledikten sonra yaşlıca tayfanın isteğine uydu ve şehre hemen bir ulak yollanmasını emretti… Sabaha kadar beklediler. Bu bekleyişin, güneşin doğuşuyla biteceğini düşünmüşlerdi. Fakat güneş doğmuş, gün öğle vaktiydi… Kaptan, iyi kötü bir haber almak için bu kez ikinci ulağın eline şehrin haritasını verip yolladı. Bu şekilde kendilerinin korsan olmadığını, şehre davet edilmiş olduklarını kanıtlayacaklardı. Gemiden, ikinci ulak yol aldı şehrin sahiline… Sonbahar hüznünü yaşayan sahil bahçesinde, kayboluncaya dek izlendi gemiden… ‘Bekleyiş kaderimiz oluverdi sanki hem ne vardı bu kadar asil olmakta, inelim ve Ayyüzlü prensesin dizlerine kapanıp ona biz geldik! Onca acı yaşadık sana gelinceye dek, soğuk kış geceleri üşüdük ama sen vardın yüreğimizde sen vardın da fırtınalar tırıs geldi, sen vardın da yanımızda dalgalarda alabora olmadık sen vardın prenses, senin için geldik, senin için getirdiğimiz elmaları yiyenleri denize attık. Çok kişiydik aslında sen uğruna kayıplar verdik ve işte geldik demeliyiz…’ diye seslendi bir tayfa, kaptana. Kaptan, bu güzel cümleleri söylediği için affetti onu ama bir daha konuşmaması için tembihledi… Vakit, yine gece yarısına geldiğinde, şehrin yüksek tepesindeki ışığa dalmış olan kaptanı, bir yunus balığı sürüsünden çıkan gürültü ayılttı. Sürü geminin burnunun hemen yanından çığlık ata ata geçiyordu. Kaptanın saya bildiği kadarıyla 13 taneydi yunuslar. ‘Ne acı! Bir eksik.’ Dedi. Yunuslar, dolunayın deniz üzerinde çizdiği aydınlık yolu takip ederek ara ara derinlerden yukarı sıçrayarak ilerleyip gözden kayboldular. Kaptan ve gemi mürettebatının karnına içtikleri deniz suyunun verdiği ağrılar gibi ağrılar indi beklemekten… Kimse gelmedi gece boyunca, bir işarette verilmedi. Sabah belki ulak gelir ve bize iyi kötü bir haber verir diyerek teselli olmaya çalıştıysalar da, kimsenin gözüne uyku girmiyordu. Üstelik karın ağrıları da dayanılmaz bir şiddete ulaşmıştı. Güneş ağı ağır doğmaya başladı, bekleşenlerle alay edercesine. Kaptan, ikindi vaktine kadar beklemeyi yâda hemen çekip gitmeyi önerdi. Herkes büyük bir şaşkınlığa uğradı, zira ilk defa kaptan yapacaklarını mürettebata danışıyor ve onların fikrine uyacağını işaret ediyordu… Oturup uzun uzun tartıştı mürettebat… Kararlarını, çoğunluğun isteği ile bir gece daha beklemek olduğunu, birde hemen şimdi üçüncü bir ulak yollanmasını ve eline de seyir defterindeki bekleyiş başlıklı yazı ile birde o uzun yolculuk esnasında şehir için yazılmış methiyelerden bir kaçının verilip öyle yollanması kararını aldıklarını ilettiler kaptana… Kaptan, o uzun yolculuk sayesinde tüm mürettebatı daha iyi tanıdığını anladı. Üçüncü ulak, elinde bir kâğıt tomarı ile sala atladığı gibi kürek çekmeye başladı. Sonbahar günlerini yaşayan sahil bahçesinde oda yitti… Karanlığın ilk anından itibaren şehrin meydan yerine köpekler üşüşüp, kudurmuşçasına havlamaya başladılar… Bu beklenmedik gelişme kaptanın yüreğine tüm yolculuk boyunca gördüğü karabasanların acısı gibi acılar saldı… Yaşlıca tayfa; ‘Yarın gideceğiz galiba. Ve giderken aklımızda hep, ya şehir istila edilmişti de biz mi anlamadık, ya şehir ulaklara inanmamış, bizi kötü niyetli maceracı denizciler sanıyordu da, biz mi bunu düşünemedik? Diye sorular soracağız kalan tüm yaşamımız boyunca.’ Sesini biraz daha acındırarak, ‘Kaptan, benim şimdi şehre gitmeme izin ver, yemin ederim ki yarın bu sahile Ayyüzlü prensesi getireceğim ve sen her ne olmuşsa o ada da, anlayacaksın…’ Kaptan, yaşlıca tayfaya gide bileceğini ama bu yolculuk ve bekleyiş yüzünden verdikleri kayıpların ruhlarını incitmeden yalvarmadan, yakarmadan onurlu bir şekilde o şehirde yaşamasını ve eğer prensesin, onları davet etmek için, bir yalvarış ve yaltaklanma beklediğini anlar ise de asla yalvarıp yaltaklanmaması gerektiğini söyledi… Bu tembihlemeden sonra sala binmesine yardımcı oldu. Yaşlıca tayfaya; ‘Biz yarın seni öğleye kadar bekleyeceğiz. Sen gelmez yâda olumsuz bir işaret alır isek, velhasıl ne olursa olsun dönmemiz gerekirse dönmeyecek ve şu karşı adada yaşayacağız, tabi gemiyi ve salları yakacağız haberin olsun…’ diyerek uğurladı ulak sayılmayacak tayfayı… Salda, şehre doğru kürek çeker iken, sessizce hem ağlayıp hem de söyleniyordu yaşlıca tayfa. ‘O kadar kolay mı?’ hıçkırdı. ‘ Bu kadar erken mi pes edilir, beklemekten? Hem beklemek, beklemektir umutla. Zaten umut bekletmez mi insanı mavi düşleriyle? Ah kaptan nasılda yakacaksın sen gemileri! Hiç kafan çalışmaz mı? Hiç sormadın mı kendine, seni buraya kadar getiren ne? Hem, niçin gidip o ada da, her gün özlem ve hasretle bu şehre bakarak yaşayacaksın ki? Gün vaktine vardı. Sahili kaç zamandır izleyen gemi mürettebatı çığlık atmaya başladı. Ayyüzlü prenses, sahile geldi. Yanında kimse yoktu, elindeki güvercin havalandı, güvercin uzun süre şehrin ve geminin üzerinde dönüp durdu… Geminin kasara bölümüne kondu güvercin. Kaptan gidip güvercinin ayağındaki notu alıp açtı. Okumadan önce istem dışı derin bir nefes aldı, açtığı notu sesli bir şekil de okudu. ‘‘ Her şey o kadar açık ki.’’ Sustu. Tüm mürettebatla aynı duyguları yaşadığının farkındaydı… Kaptan, ‘Yelkenleri açmayın ve karşı adaya doğru kürek çekin haydi.’ Diyebildi ancak. Yelkenler açılmadan, ayrılık hüznünün burukluğuyla, yavaş yavaş sahilden uzaklaşıldı… Waıt For, adasına varıldığında gemi boşaltıldı, elmalar ve diğer hediyeler adanın en yüksek tepesinde saklandı… Tayfalar, emir yâda işaret beklemeden gemiyi ve salları yaktılar. ‘Tüm gün boyunca yanan gemimizin yanışını, karşı ada halkı her halde keyifle izliyor şimdi… Bizi aldatmanın mutluluğuyla.’ diyen çatlak sesler yükseldi adadan… |