Azbuz Toolbar Video V-kart Profilim Arama Yardım Çıkış Video V-kart Üye girişi Yeni üyelik Arama Yardım Benim de bir sitem olsun Sonraki site Sonraki site Azbuz Toolbar
Buradasınız: Azbuz --> maviark --> seyir defterinin devamı
05 Aralık 2008, Cuma
   
<< ANA SAYFA
 
 
 
seyir defterinin devamı

                23 gün sonra

 

             Kaptan, sabah uyandığında sahilde bir sal gördü...

Toparlanıp, sala doğru koşar adım yürüdü... Salda Güneş Ülkesinin prensesi ve ulağı vardı...

Prensesi pekiyi tanırdı…

 

       Ütopik şehre ulaşmaya çalıştığı, o uzun yolculuk sırasında hastalanmıştı. Tayfalar, kaptanın Güneş Ülkesi sahillerine ayak basmayı reddedeceğini bildiklerinden, kaptana haber vermeden sahilde demir atmış, güneş

Ülkesi halkına da ticaret yapan bir gemi olduklarını söylemişler, kaptanlarının hemen tedavi edilmesini istemişlerdi... Kaptan, kendine geldiğinde, Güneş Ülkesi Prensesinin kendisiyle ilgilendiğini gördüğünde şaşkınlığını belli etmemişti... Prenses ona gülümseyerek hoş geldin, iyi ki de geldin demişti.

Sonra, Prenses ona ne ticareti yaptıklarını sormuştu, oda umut dolu bir çuval elimize tutuşturuldu ve şimdi onu sahibine iade edeceğiz. Demişti. Güneş Ülkesinin Prensesi, kaptana çuvalı denize atmasını, ve burada kendisiyle yaşamasını eğer isterse daha iyi bir adada konaklayabileceğini, o şehrin ütopik şehir olamadığını, asıl ütopyanın kaptanın düşleri olduğunu söylemiş ve kaptanın yanından ayrılmıştı.

 

      Gemi mürettebatı, Güneş Ülkesi’ni terk ederek gemiye bindiklerinde, kaptanın yanında bir delikanlı görmüşler ve şaşkınlıkla bu delikanlının kaptana ne kadar benzediğini düşünmüşlerdi…

        

           Sadece yaşlı tayfa bu benzerliğin nedenini bilmenin mutluluğuyla yelkenler bora diye komut vermişti…

 

                     2 yıl önce misafir oldukları adadan tekrar ayrılmışlardı…

 

 Güneş Ülkesi sahillerinden ayrılalı 3 ay olmuştu…

  Kaptan, salın yanına geldi. ‘Hoş geldiniz Prenses’ dedi…

Delikanlı, heyecanlı bir sesle prensesin neden geldiğini ve gidip gitmeyeceğini sordu…

 

Prenses ‘ Yarın geri döneceğim ve buraya da sizi özellikle seni özlediğim için geldim’ dedi, delikanlıya.

         Delikanlı, özlenmenin mutluluğuyla prensese sarıldı ve kaptanla prensesin adanın tepesine doğru gidişlerini izledi…

     Prenses ve kaptan bir sonraki günün sabahına kadar konuştular.

 

Prenses, sala binerken kaptanın yüzündeki ısrarı tekrar görmenin burukluğuyla ayrıldı adadan…

 

 

     Subaylar; tayfaları topladıktan sonra, kıdemli subay adanın arkasındaki gemiye bir hafta yetebilecek kadar erzak taşımalarını, geminin bakımını yaptıktan sonra ikinci bir emre kadarda adaya ayak basmamalarını emretti…

            Tayfalar, hummalı bir çalışma için koşuşturdular… Delikanlı, Güneş ülkesinin hediye ettiği bu gemiyi seyre daldı kaptanın dizleri dibinde...

  

           Hava karardı. Yumuşak bir yağmur yağmaya başladı. Gece yarısına doğru yağmur durdu…

Hava bulutluydu üstelik Ay da yoktu gecede. Delikanlı, kıdemli subaya, kaptanın ütopik şehrin arkasına doğru yelken açmalarını emrettiğini söyledi. Gemi, waıt for adasından demir aldı…

 

 

      Gemi ağır ağır, ütopik şehrin arkasına yöneldi… Karanlık bir gölge gibi sahilde demir atmış bir gemi gördüler… Gemiden çürümüş ahşap kokusu geliyordu. Bulutlu ve aysız gecenin zifiri karanlığında, tek ışık hayalet geminin orta direğinde bir deniz feneri gibi yanıp sönen ışıktı…

 

 Kaptanın, yüzünde yanıp yanıp söndü bu ışık…

 

       Subaylardan biri kaptana yaklaşıp, şafak sökmeden bu sahilden ırak bir yere gitmelerinin faydalı olabileceğini söyledi. Beklediği cevap, bir göz kırpmasıyla geldi.

 

Subay; tayfalara aynı sessizlikte geri dönülmesini emretti.

 

  Sessizce adadan uzaklaştılar…

 

           Gemi waıt for adasının arka sahillerine demir attı… Kaptan güneşin doğuşunu, ütopik şehri gözleyerek izledi. Kaptanın yorgun olduğunu anlayan mürettebat, gemiden ayrıldı…

 

         ‘Geldiğimiz günden beri, sıklıkla yaptığı tek şey bu, ütopik şehri uzaktan seyretmek’… Tayfalar ceviz ağacının gölgesinde suskun bekleşiyorlardı…

         Delikanlı, diğerlerine geminin isminin ne olduğunu sordu. Tayfalardan biri cevabın kendileri için hiçbir önem taşımadığını ima edercesine ‘ onun ismi peygamber gemisi ve kaptanı da yeni yetme bir çırak, hekim çırağı.’ Delikanlı, tekrar suskunluğu bozdu ‘ Ne zaman gelmiş olabilir o sahile?’ Tüm tayfalar susmasını istercesine kızgın ve hep bir ağızdan biz güneş ülkesinde iken…’

 

 

Delikanlı, ‘ Kalkın ve ben izin vermedikçe de gemiden inmeniz yasak’ dedi. Apaçık bir emirdi bu ve tayfalar şaşkın bir çaresizlikte bakışırken, Subayların, kalkıp gemiye doğru yürümesi tayfalar kötü bir tesadüf sonucu delikanlının yetkilerini öğrenmiş oldular.

         

Gemiye doğru bir karınca tedirginliğinde yürüdüler.

 

        Kaptan, sahile geldiğinde mürettebattan kimse yoktu ortalıkta. Bu yokluğu da merak edecek bir halde de değildi. Sahilde ütopik şehrin cılız görüntüsünü seyre daldı. Şehirden Wait For adasına doğru sakin sakin ilerleyen bir sal gördü. Saldakinin yaşlıca tayfa olduğunu yorgun ve düzenli kürek çekişlerinden anladı.

     Sal sahilin kumuna oturdu. Yaşlıca tayfa, kaptana doğru yürümeye başladığı ilk andan itibaren, ayağının aksamasını düzeltmeye çalıştıysa da, kaptanın gözlerinden süzülen yaşlardan, bu saklayışın beceriksizce bir çaba olduğunu anladı.

 

             Kaptanın oturduğu kütüğün yanına oturdu.’ Kaptan’ dedi yaşlıca tayfa.

— Kaptan, biliyorsun ki sana kötü haberleri getirmek zorunda kaldığımdandır bu ayak aksaması.’

Kaptan acı bir gülümsemeyle devam etmesini istedi.

2 gece önce adada şenlik vardı. Ayyüzlü prenses bizi konuk ettiği bahçedeki kulübemize geldi ve bana kendisine eşlik etmem gerektiğini söyledi. Bende ödevi hatırlatma nezaketinde bulunduğu için kendisine teşekkür ettim ve şenliğe katıldım. Ulaklarımızdan bir tanesi adanın arkasına giden bütün yolların havariler tarafından tutulduğunu yoğun bir güvenlik ağı oluşturulduğunu anlattı bana. Bende ulakları toplayıp prensesten özür dileyerek yorulduğumu ve gidip uyumamın iyi bir fikir olduğunu söyleyip müsaade alıp kulübeye döndüm. Bizi her zaman takip eden 12 denetleyiciler vardı yine peşimizde. Prensesin,  kara çarşaflı denetleyicileri, şükür çabuk sızdılar.Ben, sal ile kıyılardan adanın arkasına vardığımda. Kaç zamandır uyumamıza engel olan gıcırtıların sahilde demir atmış bu gemiye ait olduğunu anladım. Orta direğinde yanıp yanıp sönen ışığına karşılık adadan belli belirsiz bir ışığın karşılık olarak verildiğini fark ettim. Sonra burun deliklerimi keskin kokusuyla yakan, çürümüş ahşap kokusunu aldım o gemiden. Geminin, yanına vardığımda gövdesinin bir bölümünü yosunların kapladığını fark ettim. O sırada incelediğim peygamber gemisinin yanı başında bir anda beliren başka bir gemi gördüm. Gördüğüm bu geminin, Derya efsanedeki Zühre gemisi olduğunu sandım. Biraz bekledikten sonra aniden kayboldu. Onun gitmesi beni telaşlandırdı ve ben sahildeki karartıların kim olduğunu çatlayacak kadar merak etmeme rağmen gerisin geri kulübeye döndüm. Dün ulaklara sahilde resim çizeceğimi, rahatsız edilmemem gerektiğini söyledim. Ben resim çizerken Ayyüzlü prenses gelmiş, ulaklar rahatsız edilmemem konusunda tembihlendiklerini söylemişler. Bende sahilde çizdiğim gül resmini, ona yolladım. Bu sabahta 1 ulağa elbiselerimi giydirdim ve aynı şekilde hareket etmelerini, 1 ulağın yokluğunu belli etmemelerini söyledikten sonra sal ile buraya döndüm.

      Asıl konuya geldi ve derin bir nefes aldı, kaptan elini onun aksayan ayağının diz kapağına bıraktı.

Yaşlıca tayfa ‘ kaptan o ada da dört kişiyiz ve o gemiyi yakabiliriz. Bunun için iznin gerekli. İzin ver bizde yakalım ve defedelim onu şehrin sahillerinden’ kaptan yaşlıca tayfanın yüzüne biraz baktıktan sonra kahkahalar patlattı… Yaşlıca tayfa sessizce kalktı ve bu gülümseyişin ağırlığından ezile ezile sala bindi. Kaptan peşi sıra gülerek takip ettiği yaşlıca tayfanın salını suya sürdü. Yaşlıca tayfa, küstüğünü ima etmek için sırtını Wait For adasına döndü, ütopik şehrin cılız görüntüsüne doğru kürek çekmeye başladı.

 

           Yaşlıca tayfa, şehrin sahillerine iyice yaklaştığında 1 ulağın bir direkte asılı olduğunu fark etti. ‘Haayııırrrrr’ korku ve şaşkınlığı adadaki yamaçlarda patlayıp yankılandı.

     Hemen saldan inip direği devirdi. 1. ulağın dudaklarını oynattığını fark eder etmez, kulağını ulağın ağzına yaklaştırdı. Net bir cümleydi duyduğu ‘seyir defteri bitsin artık’ yüzü acıyla doldu yaşlıca tayfanın. Ulağın derisi yüzülmüş, üzerinde belli belirsiz, ‘ oyun oynamayı severim’ yazısı olan bedeni, kasılıp gevşedi. Yaşlıca tayfa ölünün yanından doğruldu ki bir mezara benzeyen az ilerideki kum tepeciğini gördü. Kum tepeciğini elleriyle kazmaya başladı. Gözlerinden dökülen yaşlar sıklaştıkça elleri çabuklaşıyordu. 2. ulağın elini yakaladı. Var gücüyle çekip çıkardığı bedenin soğukluğu tüm ümitlerini yıktı. 2. ulağın elbiseleri kan içindeydi. Boynunda boğulduğuna delil, mor bir çizgi vardı. Fakat yaşlıca tayfa ne kadar aradıysa da bedeninde yara bulamadığı 2. ulağın. Nasıl bu hale geldiğini düşünmeye başladı. Kaptanın sesi yankılandı beyninde.

         

                        ‘Her şey o kadar açık ki.’

 

        1. ulağın direğe gerdirildiğini, 2. ulağın ise onun derisini yüzmek zorunda bırakıldığını anlamasını sağladı bu ses…

 

   Yaşlıca tayfa, ulakların cansız bedenlerini bir bebeyi taşımanın özeniyle sala taşıdı. Sal üç kişiyi taşıyacak kadar güçlüydü. Yaşlıca tayfa sala bindi kürekleri eline aldığı sırada, doru bir atın, Ayyüzlü Prenses’i taşımanın gururu ve ihtişamıyla gelişini izledi.

      Prensesin boynuna iki ince iplikle tutunmuş olan eflatun pelerini atın geniş kalçalarından aşağı sarkmıştı. Prensesin başında Kürt dokumacı kadınların göz nuru denilecek kadar güzel işledikleri beyaz ipek eşarp yeşil renk alınlığı vardı. Üzerinde, göğüs kısımları iki kırmızı gülle süslenmiş beyaz gömleği ve ceylan figürlü sarı eteği vardı…

 

         Ayyüzlü prenses sala yaklaştığı sırada,12 atlı havarisi salın etrafını sardılar. Ayyüzlü prenses yaşlıca tayfanın gideceği tek yer olan Wait For adasına bakarak, ‘ Bunlar ilk kayıplarınız. Üzülmeyin bu kadar. İsterseniz leşleri burada gömün ve size yardım etmeleri için verdiğim havarilerle de kaybolan diğer ulağı bulun… Ha! bu arada ben sürek avından döndüm ve yorgun olmama rağmen avladığım alaca geyiği gitmezseniz eğer onurunuza bu akşam şenlik düzenlerim ve geyiği afiyetle yeriz. Ne dersiniz?’ havariler salın etrafından çekilip bahçeye doğru atlarını mahmuzladılar.

 

            Ayyüzlü prenses atından indi. ‘Ben değilim.’dedikten sonra bahçeye doğru atıyla beraber salınarak ilerledi…

 

                         Güç bela, gece yarısına doğru salı Wait For adasına ulaştırdı, yaşlıca tayfa.

 Kaptan önceden hazırladığı odunların üzerine yatırdı bedenleri. Yaşlıca tayfa, kaptanın yanan bedenlerin çıkardığı yanık et kokusunu kokladığını ve kokladıkça da yüzünün değiştiğini fark etti. Delikanlı, kokuyu almış olan tayfaların merasime katılma teklifini red etti. Ve kaptan kamarasındaki kafesinden çıkardığı güvercinin kanat ve kuyruk tüylerini yoldu. Bir keklik yavrusu görünümü verdiği güvercini yere bıraktı.’ Yeniden uçabildiği zaman, gemiye ve bana alışmış olacak.’ Dedikten sonra kıdemli subayı yanına alarak sahile indi.

                  

            Yaşlıca tayfa. Küllenmiş ateşin başındaki kaptana acı içinde baktı ‘ kaptan daha ne kadar çekeceğiz bu acıları, kim var sırada?’ sorularına cevap gelmeyeceğini anladı, yorgun yorgun ütopik şehre doğru kürek çekti.

 

Yaşlıca tayfa, sabaha doğru ütopik şehre vardı. Sahilde 3. ulağın, Ayyüzlü prensesle sahilde tatlı bir muhabbete daldığını gördü. Saldan indi, yorgundu prenses koluna girdi. Prenses ‘ kim giderse gitsin siz kalın’ dedi. Yaşlıca tayfa sahile bir ağaç parçası ile

 

                Ne acı, seni sevenlerin tek kurtuluşu mahvoluşsa

                Ne acı, Tüm sevgileri okyanuslardan toplayıp sahiline bırakmak

                Ne acı, dalgalar misali sahiline, sevgileri fısıldayıp çekip gitmek.

 

            Bahçedeki kulübeye doğru yürüdüler. Yaşlıca tayfa kulübedeki ranzaya uzanır uzanmaz uyudu. Prenses şalını çıkarıp yaşlıca tayfanın üzerini örtü, biraz uyuyan adamı izledi sessizce yanına uzanıp uyudu.

 

Wait For adasında,  kıdemli subay kaptanın sağ tarafında, delikanlı sol tarafında sızmışlardı.

 Nöbetçi subay ‘ Buraya doğru yaklaşmakta olan bir gemi var.’

   Kalkıp geminin yaklaşacağı tarafa yürüdüler. Yaklaşan geminin Rezan kralının gemisi olduğunu anladılar. Kıdemli subay delikanlının merakla geminin geniş yapısını izlediğini fark etti… Merakını gidermek istercesine Kral’ın bu gemi sayesinde azgın dalgalarda hâkimiyet sağladığını, çok zamandır da denizlerde görülmediğini bunun nedeninin de Kral’ın Sevim diyarındaki prensesi çok sevmesi olduğunu anlattı. Delikanlı devam etmesi için ona baktı.

        Kıdemli subay, ‘ Kral, Sevim diyarındaki prensesi çok sevmesine rağmen, bir türlü düşlerini unutamıyor. Sevim diyarında kalırsa düşlerinin yok olacağı ve kendisinin de düşleri gibi yok olup gideceğini düşünüyor.’ Dedi.

  Delikanlı ‘peki neye karar verdi.’ Diye sordu subaya. Subay eliyle gemiyi göstererek ‘ Bakın gemi onarılmış, hatta biraz daha güçlendirilmiş, yelkenler yenilenmiş, omurgasına çelik kuşaklar çok uzun bir yolculuk için döşenmiş. Buda ayrıldığına yâda ayrılacağına işaret. Artık düşlerini gerçekleştireceği mekân ve zamanı arayacak.’ Delikanlı, kralla tanışmak için sabırsızlıkla yaklaşan beş salın kumlara dokunacakları anı bekledi.

          Kral, sahile ayak basar basmaz epeydir şaşkınlıkla sahilde kaptanın yanında duranın kaptana ne kadar benzediğini düşünmüş, kaptan şapkası sayesinde dostunun kim olduğunu çıkardı. Kaptana sarıldı yüzünde perçinlenmiş bir gülümse taşıyan Kral ‘ ya inanın hanginizi önce selamlayacağımı şu şapkandan anladım.’

                  Herkes bu tatlı sözlere güldü.

      Kral ‘ Ya bu delikanlı kim, ne zaman size katıldı? Beni ziyarete geldiğin zaman yanınızda böyle bir yakışıklı yoktu?’ diye sordu ve önemli bir şeyi hatırlamış gibi heyecanla ‘ buraya gelirken adanın arkasında Zühre Gemisi’ni gördüm?’ Kaptan, ona delikanlının kim olduğunu Zühre’nin dönüş hikâyesini de anlatacağına söz verdi ve kol kola adanın batı sahilindeki bahçeye yürüdüler. Kral’ın subayları getirdikleri 5 sandığı indirdikten sonra Zühre’nin tüm subaylarına savaş tekniklerini öğretmek istediklerini söylediler delikanlıya. Oda hemen tüm mürettebatın gelip bu keyifli anı izlemesini istedi. Kralın subayları, Zühre’nin subaylarına kısa sürede çok şey öğretti. Keyifli bir cenk oyununa daldılar.

         Kral, bahçede hayretle dolaştı. Kral ‘Daha üç ay olmadı ekileli öylemi? ’ Bahçede üç aya yakın bir süre önce ekilmiş elma çekirdeklerinin hızla filizlenip fidanlaşmış halini şaşkınlıkla seyre daldı. ‘biliyor musun dostum sana gıpta ediyorum, keşke benim yaşadığım topraklarda bu kadar verimli olsaydı. Ama neden sadece elmalar tek var başka ağaç türleri yeşertmeyi düşünmüyor musun? 

      Kaptan’ denedim ama sadece elmalar kaldı diğer türler filizlenir filizlenmez kurudular bende onlarla bir daha uğraşmadım. Senin topraklarında verimli belki hızla boy vermiyorlar ama kök saldıkları kesin.’ Diye cevap verdi.

          Dönüş yolunda kral, kaptana sevim ülkesinde çok sevildiğini, kendisinin de orayı sevdiğini belki de bir daha o kadar sevileceği bir diyar bulmayacağını anlattı. Kral sözlerine kaptanın bir iki adım ilerisinde yürüyerek devam etmeye başladı. Ki hep deryaların sınırlarını öğrenmek istedim. Yaşamın gizini kendi sınırımı hep merak ettim. Ve bu merakım onulmaz bir tutkuya dönüştü bende. Öyle bir tutku ki bu kalmak istediğim an yakama yapışıyor ve beni çekip alıyor konakçı duygularımdan. Sonra bir bakıyorum ki gemimdeyim ve yelkenler bora demek üzereyim.’

          Kaptan’ Sende konakçı duygularını dinle ve kal’

   Kral, ‘Hayır! dostum hayır. Eğer Bir gün kalırsam ki o gün bu gün değil, olmamalıda. Şayet kalırsam o diyarda veya başka bir yerde kısa bir süre sonra geçmişimde kendimi izleyeceğim sonra ne kadar eksildiğimi değiştiğimi azar azar tükendiğimi, acı içinde anlayacağım. Konakçı duygularımı o gün öldürsem de tutkularım bir daha küllerinden varolacak mı? Bilmiyorum.’ Dedi buruktu sesi.

   Kaptan suskundu. Kral, kaptanın bu yorgunluğunu hemen anladı. ‘ Şimdi gidiyorum ve istediğin zaman gel yâda beni çağır dostum.’ Delikanlıya döndü,’ senden hoşlandım mutlaka bir gün beni ziyarete gel. Kaptan gelmese de, gelemese de. Sen gel ve seninle konuşacaklarım var, unutma.’

   Kral tekrar kaptanın elini sıktı ve sala bindi.’ Sen bilirsin dost sen bilirsin, her kimi beklediğini bilmiyorum, ama ben bu kadar sevseydim inan yıllarca beklerdim ama senin gibi değil, savaşırdım da. Ki yaptıkların kayda değer şeyler ve başaracağını umarım. Kalın sağlıcakla’ dedikten sonra salların gemiye ilerlemesini emretti subaylarına delikanlı kralın gemisi uzaklaşıp yittikten sonra kendisine hediye sandığında çıkardı renkli taşlarla süslü çift tarafı suyla bilenmiş keskin kısa kılıcı sevinçle salladı, güle güle dercesine.

        Subaylar yeni öğrendikleri teknikleri pratikleştirmeye çalışıyordu. Tayfalarda akşam yapılacak kutlama için hazırlıklar yapmaya başlamışlardı.

          Kaptan, ‘ Hava karardı, ateşi yakın, sizinle son gecem.’ Gür bir ses tonuyla, ateş yakıldı ve herkes rahat bir pozisyonla ateşin etrafında bağdaş kurdu. Delikanlı kaptanın ensesinde dikili verdi. Kaptan güneş ülkesinde ayrıldığı o gün güneş ülkesi prensesinin söylediklerini hatırladı.’ O sana hiç benzemiyor ve bir şeyi yapmaya karar verdiğinde yüzünde telaşın resmini görürsün’ kaptan, delikanlının yüzünde bu telaşı gördü. Her kes susmuş kaptanın konuşmasını sabırsızlıkla bekliyorlardı.

      ‘ Ayyüzlü Prensesin seyir defterinden haberi yok’ bu sözler üzerine subaylar çılgına döndü. ‘Hayır olamaz! Bu kadar aptal yâda vurdun duymaz olamaz.’ Diye bağırdılar, hep bir ağızdan. Kaptan sözlerine devam etmeyi sürdürdü

Kaptan ‘ okusaydı eğer seyir defterini, iki tayfamızı katletmeyecekti. Bunda benim de suçum var. O uzun yolculuktan sonra bu bekleyişe ben sizi razı ettim. Şimdi size tek vasiyetim…’ daha vasiyet sözlerinin ilk hecesinde tayfalar ağlamaya başladı. Tayfaların bu ağlamasına rağmen subayların hala öfkesi dinmemişti.

   ‘Size vasiyetim şudur. Asla ama asla, Ayyüzlü prensesi hafife almayın o çok kurnaz ve zeki. 2. isteğim ben ateşte küllerime pay edildikten sonra kaptanınız’ eliyle arkasında ki delikanlıyı göstererek sözlerini sürdürdü.

Kaptan, ‘ artık o dur.’

Delikanlı kaptanın çenesini kavradı, kaptan başını usulca onun omzuna yasladığı sırada gökyüzündeki yıldızları izledi ve sonra

 

‘Bir seyf-i bet tar ikiye böldü bergüzar yüreğimi, bermurad iken.

Çeşm-i ahu çeşm-i giryan oldu, çeşm-i bedler yüzünden.

Ol eyledi yüreğimi ikiye biri bende…’

 

Susar susmaz, delikanlı, kısa kılıcını kaptanın boynunda kaydırdı. Hiç ses çıkmadı can veren yaşlı bedenden. Akan kanı bile sessizce sızdı toprağa.

            Delikanlı, kaptanın cansız bedenini sala taşıdı Sal, kıdemli subayın kararlı kürek çekişleriyle ütopik şehre doğru ilerledi. Sabaha karşı sal ütopik şehrin sahil deki kumuna vardığında Zühre gemisi de oraya varmıştı.

          Ayyüzlü prensesi uyandırmadan yataktan çıkmaya çalıştıysa da yaşlıca tayfa, yere düşmesiyle prenses uyandı. Uyanır uyanmaz sıçradı yerinden… Prenses ‘ kaptan öldü!’ sustu yaşlıca tayfanın gözlerini kaçırdığını fark edince ‘Ve sen her şeyi biliyordun değil mi?’

  Kapıyı hışımla çarpıp dışarı çıktı. Prenses az sonra doru atının sırtında ve yanında da 12 havarisi ile sahile geldi. Sahilde delikanlı hariç Zühre’nin tüm mürettebatı, merasimine katılmaya gelmişlerdi. Ayyüzlü prensesin havarileri kılıçlarını çekip yaklaşan kafileye saldırdı. Subaylar kılıçlarını çeker çekmez, prensesin tiz sesi yankılandı sahilde… ‘Kesin şu anlamsız kavgayı.’ Havariler, tayfalardan ölünün sedyesini alıp yere bıraktılar. Prensesin atın üzerinde onlara uzattığı ipi ölünün ayak bileklerine bağladılar. Prenses atını çatlatırcasına mahmuzlayıp kırbaçladı. Havarileri de peşi sıra bahçenin içinden şenlik alanına vardılar. Zühre gemisinin mürettebatı bu saygısızlığa sinirlendi ve sallarına binip gemilerine doğru yöneldiler. 40 sal gemiden ayrılmıştı ve 40 sal tekrar güverteye yerleştirildi. Prenses yağlı odunlara ateşi sürdü. Kaptanın boynundaki kesik o kadar iyi dikilmişti ki prenses kaptanın nasıl öldüğünü bilemedi. Kaptanın, bedeni ateşte küllerine pay edildi, ateş küllendi küllerin hala sıcak olması 3. ulağı engelleyemedi. 3. ulak elindeki 7 şarap testisini doldurdu. Ağızlarını kapattığı testilerin üzerine havarilerden biri su döktü tek tek. Havari su dökme işini bitirince 3. ulağa tatlı tatlı gülümsedi prenses bu kahredici cilveyi gördü. 3. ulak testileri çantasına prensesin hep okumayı reddettiği ama haberdarda olduğu seyir defterinin özeti olan kâğıt tomarlarının yanına yerleştirdi. İlk testinin kapağını açıp külleri adanın ardına doğru esen rüzgâra bıraktı. 2. testinin de kapağını açıp prensese yaklaştı önce birazını prensesin etrafına daire çizerek boşaltı. Kalanını avucuna dökerek prensesin yüzüne ‘ günleri hep böyle olsun diyerek savurdu. Kalan 5 testiyi alıp sala bindi sahilden epey uzaklaştıktan sonra çantasından bir testi çıkarıp kapağını açmadan suya ‘ CAN’ diyerek bıraktı. Birkaç kürek çekip durdu, bir testi daha çıkardı çantadan. Kapağını açıp külleri suya dökmeden önce ‘EWİN’ diyerek azar azar döktü. Sonra bir başka testiyi çıkardı bu kez kapağını açmadı testiyi kırıp iki parçaya ayırdı. avuçlarına külleri doldurdu ve başından aşağı dökmeye başladı ‘MIRIN diyerek. Gemiye binmeden önce son iki testiden birini çıkarıp küllerini de adaya doğru esen rüzgâra savurmaya çalıştı. ‘MIRAZ’ dedi sessizce. Güvertede kaptanın şapkasını takmış ve kendisine gülümseyen delikanlıya baktı ve ‘KAPTAN’ diyerek uzattı.

         Kaptan, elleri cebinde testiye ve ona baktı, gülümsemesi hala duruyordu…

  

 

 

 

 

                                                                       YÜZLEŞME.

 

            Bir sonraki günün akşam yemeğinden sonra tayfalar geminin güvertesini Çin fenerleriyle aydınlattılar. İki bayan hizmetçi ve birkaç tayfa az sonra çekilecek perdeden hemen önce son hazırlıklarını yapan oyuncular gibi üstlerini ve başlarını düzeltiler. Biraz karanlık bir köşede duruyor olsalar da ellerinde ki kâğıtları okumaya çalışıyorlardı. Mürettebat iyi bir yerlerden oyunu seyretmek için biraz debelendikten sonra herkes yerini almıştı ve heyecanla oyunun başlayacağı anı beklediler…

         Sahne olarak ayarlanmış boşluğa bir tayfa elinde tabure ile geldi. Tabureyi kaptanla kıdemli subayın oturdukları alana doğru ayarladı. Oturduğu kürsüden bir baş hareketiyle seyircileri oyunun başladığını söylercesine uyardı. Sağ elinde tuttuğu şarap testisinden birkaç yudum aldı.

       

           _ Ben birinci ulağım. Adaya giden o ilk talihsiz benim dostlar. O alçak kadın, bana hakaret edip derimi yüzdü tırnaklarıyla. Sandığınız gibi derimi ikinci ulağa yüzdürmedi. Çok kötü bir ölüm sayılır benim ölümüm. O alçak kadın beni lime lime ederken ben kahkahalarımla onun kulaklarını sağır etmeye çalıştım. Galiba başardım da.

 

                            Kaptanın şaşkın bakışları altında zevkle birkaç yudum daha şarap içtikten sonra sağ eliyle ağzını sildi.

  

  _ Neyse size kanlı işkence sahnemden bahsetmeyeceğim. Ben, apar topar sala bindim ve o kahrolası sahile doğru kürek çektim. Sahile ayak bastığımda bahçenin o güzelim sarı yeşil ahengi, hızla sis ve karanlıkta boğuldu. Korkunç bir görünüme büründü. Tabi ben bütün yükün omuzlarımda olduğunun bilincindeydim. Bahçedeki keçi yolunu tuttum. Sağ tarafımda beyaz badanalı bir kulübe gördüm. Arkamı dönüp baktığımda dizlerimin bağı çözüldü korkudan. Ağaçlardan iğrenç cıvık bir su akıyordu. Bazı ağaçların tanıdığım tanımadığım canlıları parçalayarak yuttuğunu gördüm. Hayvanlar oradan oraya koşuşturuyordu. İçimdeki korkuyu çığlık çığlık patlatmak istedimse de sesim çıkmıyordu. Bahçeden görebildiğim kadarıyla, denizde iğrenç bir hal almıştı. O her sabah bizi çığırtkan sesleri ile rahatsız eden martıların leşleri balık ölüleriyle birlikte karaya vurmuştu. Sahilin az ilerisinde bekleyen gemimiz cennetten cehenneme açılan bir kapı aralığından süzen ışıkların aydınlığında süzülüyordu.

          Birkaç yudum daha şarap içti.

 _Sonra dostlarım keçi yolundan, zincirinden boşalmış korkularımın da verdiği atiklikle ilerledim. Şenlik alanına güç bela vardım ki ortalıkta gelişi güzel dağılmış kuru kafalar gördüm. Alanın kuytu bir köşesinde çarmıhlarda asılı iki korsan gördüm. Bu korsan bedenlerini görmek beni mutlu etti. Çünkü onları tanıyordum. Ama bu şekilde öldürüldüklerini bilmiyordum. Bu korsanların ölümleri beni mutlu etti dedim çünkü bu ölüler ada da barınmak istemişlerdi. Yani barınmak istemeyenler kurtulacaktı. Bende zaten bu iğrenç yerde barınmak istemiyordum. Yerde kuru kafa şeklinde içi şarap dolu testiler gelişi güzel dağılmıştı bende birkaç yudum aldım. Çok güzel bir tadı vardı bu şarabın bunu söylemeliyim. Birden burnumun direğini kıran iğrenç bir koku sezdim. Kokunun kaynağı olduğunu çirkinliğinden anladığım bir kadın ardımda belirdi.

        Birkaç yudum şarap daha içti ve etrafındaki mürettebatın meraklı bakışlarını mutluluk içinde izlemeye başladı. Kaptanın kısa öksürmesindeki anlamı çözdü…

   _ Bu çirkin ötesi kadın bana kim olduğumu sordu. İnanın dostlar çok çirkin bir cadıydı bu. Dişleri, henüz insan bedeninden ayrılmış vampir dişleri gibiydi. Ben korkularımı belli etmeden ona burada yaşadığını sandığımız bir cadının esir aldığı bir denizci olduğunu ve bizimde o denizciyi kurtarmaya geldiğimizi, cadının bana dokunması halinde de arkadaşlarımın bu adayı o cadının başına yıkacağını söyledim. Sustu bu cevabımdan sonra. Bulanık gözlerinden biri kanla doluydu. Bana burada öyle bir denizci ya da cadı olmadığını yanlış adaya gelmiş olabileceğimizi söyledi. Biraz ilerledi ki sırtından iki kanlı kanat belirdi, kanatlarını açıp bir şeytan gibi kahkaha atarak uçup adanın ardına gitti. Bende çaresiz gemiye dönmek istedim ama kaptanın anlatacaklarıma inanmayacağını düşündüğümden kulübeye ilerledim. Amacım birkaç gün bekleyip sonra gitmekti. Elimdeki şarap şişesini de,

 

            Cümlesini tamamlamak isterken başı döndü oturduğu tabureden düştü. Mürettebat bu durumu kahkahalar ve alkışlarla ödüllendirecek halde değildi... Sonra birkaç tayfa sızmış arkadaşlarının bedenini çekip götürdü.

          Tabureye, ağır adımlarla bir başka tayfa geldi. Tabureyi, kaptanla göz temasında bulunacağı bir şekilde düzeltip oturdu. Elinde bir kâğıt rulosu vardı.    

 

_ Ben ikinci ulağım. Elimdeki bu kağıt rulosu da  ütopik şehrin haritası. Benden önce birinci ulak adaya gitmemiş olsaydı, belki benim görevim başarıyla bitecekti diye düşünenler olabilir ama hayır sandığınız gibi bir kadın değil Ayyüzlü prenses. Neyse ben adaya doğru vazifemi yapmak için kürek çektim. Sahilde, bir yunus balığı leşinin hemen yanında bir cerrah neşteri buldum. Bu leşin çıkardığı, bir leşe özgü kokusu deniz rüzgârı yüzünden adanın şenlik alanına kadar sokuluyordu. Ben, adanın sonbahara hazırlık yapan bahçesindeki keçi yolunu takip edip şenlik alanına vardım. Şenlik alanın ortasında Ayyüzlü prensesi gördüm. Etrafında fırdolayı on iki kadın havarinin bağdaş kurmuş ağlaştıklarını gördüm. Biraz beklemek ve ağlamalarının nedenini düşünmek bana mantıklı geldi. Uzun süren bekleyişim. Ayyüzlü prensesin, havarilerini farklı yönlere yolladıktan sonra bana eliyle gel işareti yapmasıyla bitti. Eliyle bahçedeki kulübeyi işaret edip bak dedi. Biraz işaret ettiği yeri inceledim ve her şey çok normal dedim. Bu sözlerim üzerine, prenses yüksek sesle normal mi? Yani adamın biri adama geliyor ve bana hakaret ediyor. Misafirlerime sunmak için getirdiğim kaplıca su testilerini parçalıyor…  Kafasının içindeki tüm iğrençlikleri yüzüme haykırıyor ve hiçbir şey yapmamış gibi bana ben şu kulübede biraz kıvrılacağım bilmem gereken bir şey olursa beni haberdar edin tamam mı, deyip umarsızca giden bir adamı, buraya yolluyorsunuz ve her şey normal diyorsunuz. Bu sözleri beni şok etti diyemeyeceğim, çünkü birinci ulak, o uzun ve yorucu yolculukta gemideki elma sandığından elma aşıranlardan biriydi, yetkili subaya birinci ulağın ismini vermediğim için bu şok bende büyük bir pişmanlığa neden oldu. Evet, doğrudur birinci ulaklık görevi yanlış bir tayfaya verildi. Şimdi anlatacaklarım aranızda bu fikre karşı çıkacakların fikrine sağlam dayanaklar oluştura bilir. Ben prensesin öfkesinin dinmesini bekledikten sonra ona bakınız dedim biz sizin için zamanın ötesinden geldik. Ve sizin sahillerinize varmak için çetin fırtınalara kış soğuklarına, susuzluğa, hastalıklara katlandık maruz kaldığımız bu nedenlerin hiç biri bizim size beslediğimiz sevgiyi eksiltemedi. Ayyüzlü prenses omuzlarını silkti, benim sözlerimi bitirmeme izin vermeden arkasını dönüp uzaklaştı. Az ilerde durdu bana dönüp, ‘Bana ne, ben mi size gelin dedim sanki...’ Ben kala kaldım.

 

           İkinci ulağın bu sözleri bazı tayfa ve subayların can havliyle sıçrayıp ‘ ya harita?’ diye bağırmasına neden oldu.

 

_ Ardından prenses, biraz beni dinler misin, diye seslendiysem de o aldırmadan yürümesine devam etti. Birkaç adım sonra durdu yüzüme bakmadan güle güle bayım dedi. İlkin koşup yetişeceğimi düşündüm sonra havarilerin varlığını hatırlayınca bu fikirden caydım ve kulübeye doğru yürüdüm. Birinci ulağın sızmış bedeninin az ilerisine bende kıvrılıp uyudum.

     

 

haritayı taburenin yanına bıraktı…

 

 bu oyuncunun da sahneden ayrılması üzerine her kes bir melodram izlemenin zevkine varmaya başlamıştı.

     

Merhaba diyerek tabureye oturdu tiz sesli bir kadın.

 

_Ben Ayyüzlü prensesim.

         

 

(devamı ilham gelince)

         idris polat

mardukser tarafından gönderilen tüm yazılar
Bu yazı 09/12/2007 tarihinde yayınlandı. 1032 defa görüntülendi.
YORUM BIRAKIN
Yazının puanı: 4.2 (5 kişi)
ETİKETLER



Bu yazıyı arkadaşına gönder
Kimden : Kime :
SİTE SAHİBİ
mardukser


24
İstanbul
Şikayet Et
 
Bu sitede Tüm Azbuz'da
 
SİTE ETİKETLERİ
 
SİTE KATEGORİSİ
Kültür, Sanat ve Edebiyat
 
GİRİŞ:
E-posta:
Şifre:
Beni Hatırla
 unuttum
rss link
 
ADnet Reklamları
 
edebiyat | şiir | sinema | haber | eleştiri | maviark Ana Sayfa | Forumlar | RSS
© 2006 Azbuz.com. Her hakkı saklıdır. Blog tutmak ve site yapmak için Türkiye'de bir numara.